İZABEL
İsa ilkokulu bitirmiş ancak ortaokulu yatılı okumak zorunda kalmıştı; koşullar bunu gerektirmişti. Yaz tatilinin ardından kendi yaşadığı şehirden çok da uzakta olmayan bir şehre gitmek üzere yola çıktı. Bavulunu hazırlamış, cebinde çok az bir miktarda parayla yola koyulmuştu. Maddi imkânları iyi değildi; babası ona ancak kısıtlı bir harçlık verebilmişti. Yaklaşık dört ya da beş saatlik yolculuğun ardından gideceği yere vardı. Otobüsten indiğinde garajdaki insanlara yatılı okulun nerede olduğunu sordu. Okulun şehrin dışında olduğu, minibüslerin ana caddeyi geçtikten sonra orada durduğu ve oradan da yürüyerek gidilebileceği söylendi. İsa da nihayetinde minibüsü bulup yatılı okula varmak için yola çıktı.
Bir öğleden sonra okulun kapısına geldi. Okulun etrafı tamamen tel örgülerle çevriliydi. İsa önce şaşırdı; “Bu nasıl bir okul, neden tellerle çevrilmiş?” diye düşündü. Kapıdaki kulübede bir görevli duruyordu. İsa ürkek bir şekilde, elindeki bavulla yaklaşıp, “Ben buraya yatılı kalmak için geldim, ne yapmam gerekiyor?” diye sordu. Kapıdaki adam nüfus cüzdanını istedi, bir yerlere telefon açtı ve kaydını yaptıktan sonra cüzdanını geri verdi. Gideceği yolu tarif etti: “Yolu takip et, üç dört tane binayı geçtikten sonra soldaki bina senin kalacağın bina; seninle ilgilenecek kişiler orada,” dedi.
İsa, yavaş yavaş kendisine tarif edilen binaya doğru yürümeye başladı. Kalacağı yere vardığında içeri girdi ve “Öğretmenler Odası” yazan kapıyı tıklattı. Onu orta yaşlı biri karşıladı. İsa durumunu açıkladı. Görevli adını sordu, İsa ismini söyledi. Ardından görevli ona yatacağı yeri gösterdi. Bir spor salonunun içinde bir sürü ranza olduğunu görünce şaşırdı; demek ki yatakhane burasıydı. Görevli, “Burası sadece eğitim yeri değil, aynı zamanda spor ve disiplin yeri,” dedi. İsa, “Anladım,” der gibi başını salladı. Herkesin derste olup olmadığını sordu. Görevli, “Hayır, şu an beden eğitimi alanındalar,” dedi. İsa hangi ranzanın kendisine ait olduğunu sorunca adam “12 numara,” dedi. 12 numara, iki katlı ranzanın üst katına denk geliyordu. İsa altta kimin yattığını merak ediyordu; “Neyse, nasıl olsa eninde sonunda öğrenirim. İnşallah iyi, anlaşabileceğim biridir,” diye içinden geçirdi.
Görevli, öğle yemeği için yemekhanenin önünde beklemesini, herkesin saat 12.30’da orada olacağını söyledi. İsa yemekhaneye gitti. Orada sistemli bir düzen ve bir sürü öğrenci vardı. Sıraya girip metal bir tepsi aldı. Tepsiye çorba, tatlı, pilav ve fasulye gibi birkaç çeşit yemek koydular. İsa rastgele dört kişilik bir masaya oturdu. Tanımadığı üç öğrenciyle birlikte sessizce yemeğini yedi; bir yandan da etrafı ve gelenleri gözlemliyordu. Yemekten sonra tekrar ranzaların olduğu binanın önüne gidip bekledi. Saat 13.30’da öğrenciler sınıflara girmeye başladı. Görevli ona sınıfının B1 olduğunu söyledi. Sınıfa girdiğinde öğrencilerin ikişerli sıralarda oturduğunu gördü. Tek bir kişinin oturduğu boş bir sıra bulup sessizce yanına oturdu.
“Merhaba, buraya bugün geldim. Adım İsa, senin adın ne?” diye sordu. Yanındaki, “Benim adım Musa,” dedi. İsa, “Şaka yapıyorsun herhalde,” deyince sıra arkadaşı güldü: “Tabii ki şaka yapıyorum, benim adım Can. Memnun oldum.” Arkadaşının esprili biri olması İsa’nın hoşuna gitmişti; “İyi bir işaret, belki arkadaş oluruz,” diye düşündü. Can’a hangi ranzada kaldığını sordu. Can “11 numara,” deyince İsa şaşırdı: “Ciddi misin? Tesadüfe bak, ben de 12 numarada kalacağım. Sen benim altımda mı yatıyorsun?”
İsa, Can ile tanıştığına ve özellikle onun alt ranzada kalmasına çok sevinmişti. Can ona okulun genel havasını anlattı: “Burası biraz disiplinli, hatta fazla katı kuralları var. Zamanla alışırsın. Bu arada bilgin olsun, buranın müdürü çok katıdır, yardımcısı ise ondan beterdir. Öğrenciler ona ‘Terminatör’ diyorlar. Dikkatli ol, yanlış yapma; bir hatanı gördüğü zaman çok katı cezaları vardır. Bahçeyi boydan boya süründürmek, falakaya yatırmak, çırılçıplak soyup bahçede bekletmek, hatta zil takıp herkesin içinde ayı gibi oynatmak...” İsa şok olmuş bir şekilde Can’ı dinliyor, içinden “Ben nasıl bir yere geldim?” diye düşünüyordu. Can en kötüsünü sona saklamıştı; biraz bekledikten sonra, “En kötüsü de hafta sonu çarşı iznini iptal edebilir,” dedi. Can böyle deyince İsa birden rahatladı; Can’ın yine şaka yaptığını anlamıştı. Belli etmek istemiyordu ama gerçekten çok korkmuştu. Can da İsa’nın o halinden büyük keyif almıştı.
Can sözlerine devam etti: “Bir de beden eğitimi öğretmenimiz var; şaka yaptığımı zannedebilirsin ama gerçekten adı Çetin, soyadı Ceviz. Yani Çetin Ceviz. Bir de onun İzabel adında bir köpeği var. Köpeğini çok seviyor, iyi besler, nereye gitse yanında götürür, iltifatla çağırır, ufak tefek yaramazlıklarını anlayışla karşılar. Bu köpeğe saygıda kusur etmemen lazım; herkesin yaptığı gibi onu sevmeli, okşamalı, şirinlikler yapmalısın. Tabii Çetin Ceviz’in seni kara listeye almasını istemiyorsan.” İsa, Can’a sordu: “Köpeğin adı neden İzabel? Bir bilgin var mı, Can?” Can açıkladı: “Anlatılanlara göre Çetin Ceviz, üniversite yıllarında bir akrabasının daveti üzerine kısa bir süreliğine Fransa’ya gitmiş. Orada İzabel adında bir kızla tanışmış ve ona, bunu kıza hiç belli etmese de, âşık olmuş. Kızın Golden cinsi bir de köpeği varmış; kız köpeğini gezdirmeye çıkardığında Çetin Ceviz de onlara eşlik edip birlikte dolaşıyormuş. Bu, Çetin Ceviz yurda dönene kadar böyle devam etmiş. Çetin Ceviz yurda dönmüş ama İzabel’i bir türlü unutamamış. İzabel’i hatırlatıyor diye o da gidip Golden cinsi bir köpek satın almış ve adını İzabel koymuş. Çetin Ceviz öğretmen olmuş, evlenmiş; ama köpeği İzabel’i yanından hiç ayırmamış. Böylece unutamadığı aşkı İzabel’e olan sevgisini kendince bu şekilde taze tutmuş.” Can, İsa’ya bakarak ekledi: “Hoca bazen ‘İza!’ diye bağırır. Dikkat et ha, sakın sen üstüne alınıp hocaya doğru koşmayasın!” dedi ve keyifle güldü. İsa da Can’ın esprisine gülümseyerek, “Tamam canım, dikkat ederim,” dedi. İzabel okulun maskotu gibiydi. Çetin Ceviz köpeği sabah getirip akşam eve götürürdü. Çetin Ceviz, o şehrin ileri gelenlerinden birinin yeğeni olduğundan, müdür dahil kimse ona ne bir şey diyor ne de karışıyordu.
Günler okul düzeni içinde geçmeye başladı. İzabel her zamanki gibi ortalıkta dolaşıyor, öğrenciler de beden dersi için Çetin Ceviz’in gelmesini bekliyordu. Epey zaman geçmesine rağmen hoca gelmedi. Onun yerine müdür yardımcısı Terminatör çıkıp geldi ve “Bugün Çetin Ceviz hocanız yok, onun yerine ben buradayım,” dedi. İzabel oralarda olmasına karşın Çetin hocanın orada olmaması olağandışı bir durumdu; ilk defa Çetin Ceviz olmadan İzabel’in ortalıklarda dolaşmasına şaşırmışlardı. İzabel ise her şey yolundaymış gibi oradan oraya koşturuyor, önceki günler gibi sevimlilikler yapmaya çalışıyordu. Terminatör ise takım elbiseyle gelmiş, öğrencilerin Çetin hoca için getirdiği koltuğa oturmuştu.
Sonraki günlerde İzabel bahçede yalnız dolanmaya devam etti. Gerçek sonradan anlaşıldı: Çetin Ceviz’in okuldaki başka bir öğretmenle gönül ilişkisi ortaya çıkmış, müdürle tartışıp öfkeyle okuldan ayrılmıştı. Olay eşinin kulağına gidince eşi ona boşanma davası açtı. Psikolojisi iyice bozulan Çetin Ceviz uzun süreli rapor alıp evden dışarı çıkmaz oldu. Böylece İzabel, kendisini hiç yalnız bırakmayan, sürekli sevgisini gösteren sahibi tarafından hiç beklemediği bir anda terk edilmişti. Artık kimse İzabel’le ilgilenmiyor, herkes onu görmezden geliyordu. İzabel başlarda sevimlilik yapsa da yavaş yavaş bir şeylerin ters gittiğini anladı; bakışları sakinleşti ve şaşkınlaştı. Gelip geçenlere uzun uzun bakıyor, olumlu bir jest yakalamaya çalışıyordu ama nafile... Sanki görünmez olmuştu. Bakışları “Ben nerede yanlış yaptım, neden kimse beni sevmiyor?” der gibiydi.
İzabel günden güne zayıfladı, altın sarısı tüyleri dökülmeye başladı ve uyuz oldu. Kaşınmaktan her yeri kanıyordu. Bir beden eğitimi dersinde Terminatör, koltuğun kan içinde olduğunu görünce öfkeyle bağırdı: “Bu ne rezalet! Çabuk o uyuz köpeği bulun bana!” İzabel bitkin hâlde, kendisine gösterilen bu ilgiden memnun, bir öğrencinin peşinden geldi. Terminatör, yerde yatan yaralı köpeğe bakarak, “Bu uyuz köpeği ormana götürecek iki kişi istiyorum!” dedi. Kimse oralı olmayınca daha gür bir sesle tekrarladı. İki kişi el kaldırdı. Terminatör bir an gidip yangın köşesinden kazma ve küreği kaptı; İzabel ve öğrencilerin yanına geldi. Büyük bir sessizlik oldu, herkes dehşetle ne yapacağını bekliyordu. Ancak Terminatör ani bir kararla kazma küreği yerine bıraktı ve öğrencilere, “Bu köpeği uzak bir yere, mümkünse ormana bırakıp gelin,” dedi.
İsa bu iki öğrenciyi tanıyordu; biri övülmeyi seven, gösteriş meraklısı biri, diğeri ise her türlü kötülüğü yapmaya aday, akılsız biriydi. İzabel, tasmasından hızla çekilince canı biraz yanarak, başına gelecekleri hisseder gibi isteksizce peşlerinden yürüdü. Bahçeden çıkmadan önce dönüp yavaşça etrafı izledi. Giderken gönüllü, dönerken gönülsüz olan iki öğrenciyle kimse ilgilenmedi; sanki orada değillermiş gibi davrandı herkes. Onlarla ne konuştular ne de bir şey sordular.
İki gün sonra gecenin karanlığında İzabel’in sesi duyuldu; demek ki yolu bulup geri gelmişti. Tel örgülerin yanında sabaha kadar ağlamaklı bir şekilde, sesi kısılana dek havladı ve sonunda sesi tamamen kesildi. Ertesi akşam yine İzabel’in havlamaları duyuldu; ama bu sefer önceki geceden çok daha cılızdı, artık gücü tükenmişti. Bir sonraki akşam İzabel’in sesi hiç çıkmadı; ne akşam, ne gece, ne de sabah... Aslında herkes İzabel’e ne olduğunu merak ediyordu ama kimsede cesaretini toplayıp konuyu açacak güç yoktu. Günbegün İzabel unutulmaya başlandı. Sesini duymayalı haftalar geçmiş, neredeyse bir aya yaklaşmıştı; herkes öldüğünü düşünüyordu.
Yine bir beden eğitimi dersinde öğrenciler Çetin Ceviz’in yerine gelen yeni öğretmeni bekliyordu. Öğretmen gelince ormanda yürüyüşe çıkılacağını söyledi. Öğrenciler toplu hâlde yavaşça yürüyorlardı. Okuldan ve evlerden uzaklaşıp orman yoluna girdiler. Biraz yürüdükten sonra orman yolunda, elinde bir sopayla bir taşın üzerinde oturmuş, kasketli yaşlı bir adamla karşılaştılar. İsa, Can’a, “Can, acaba bu yaşlı amcanın İzabel’den haberi olabilir mi? Soralım mı?” dedi. Can, “Ne bileyim, belki de haberi vardır, sorabiliriz. Büyük ihtimalle okulun yakınındaki evlerden birinde oturuyordur,” dedi.
Can ve İsa yaşlı adama yaklaştılar. Can, “Merhaba amca, nasılsın?” dedi. Yaşlı adam, “Sağ ol evlat, Allah razı olsun, iyiyim,” dedi. Bu defa İsa, “Amca, sen bu yakınlarda mı oturuyorsun?” diye sordu. Yaşlı adam, “Evet evlat, şu mahallede oturuyorum, şu okulun yakınında,” dedi. İsa da, “Çok iyi amca, biz de zaten oradaki okulun öğrencileriyiz,” dedikten sonra ekledi: “Amca, sana bir şey sorabilir miyim? Sen buralarda uyuz olmuş bir köpek gördün mü?”
Yaşlı adam, “Evet oğlum, gördüm gördüm. Zavallının sesini sürekli duyuyorduk tel örgülerin orada. Bazen evlerin arasında yemek bulmak için dolaştığı da oluyordu. Denk gelirsek beslemeye çalışıyorduk. Artık o kadar zayıflamıştı ki fazla yürüyemiyordu, çoğu zaman yol kenarında gün boyu yatıyordu,” dedi. Yaşlı adam çocuklara dönüp, “O köpek sizin miydi?” diye sordu. Can, “Hayır amca, bizim değildi; ama bizim okulda bir öğretmenimizindi,” deyince yaşlı adam önüne bakıp elindeki sopasıyla yeri eşeleyerek, “Yazık etmişler hayvancağıza,” dedi. İsa, “Amca, artık görünmüyor mu buralarda?” diye sorunca yaşlı adam son noktayı koydu: “Bir gün yol kenarında bu zavallı köpek kendinden geçmiş bir şekilde uyuyorken, köyden şehre inen bir çoban onu görmüş ve hâline çok acımış. Köpeği kendi arabasının bagajına koyup köye götürmüş. Onunla ilgilenmiş, beslemiş, tedavi etmiş. Bildiğim bu.”
Can ve İsa’nın yanında durup kulak misafiri olan diğer öğrenciler durumu arkadaşlarına yaydılar. Bu haberle herkesin omuzundan ağır bir yük kalkmış oldu. Can, İsa’ya döndü: “Sence çoban İzabel’e yeni bir ad koymuş mudur?” İsa cevap verdi: “Bilmem, koymuşsa da büyük ihtimalle Sezar koymuştur. Ne dersin Brütüs?” Can gülümseyerek, “Haklısın Brütüs,” dedi.

